Yazarlar 

GÜL MEDENİYETİNİN GÜLÜ

Takvimlerin 571 senesine denk geldiği bir vakit Rebiulevvel ayının 12’si pazartesi gününü gösteriyordu. O vakit yeni bir dönemin başlangıç noktası olacaktı. Nitekim O geldiğinde dünya üzerindeki kara bulutları siluetindeki nur, gönlündeki aşk ile tarumar edecekti. 

Toprak üzerinde yaşanan cahiliye devrinin adem oğulları için bir fetret devri sayıldığını farz edersek, O bu fetrete tüm varlığı ile galip gelecekti.

İnsanların Cenabı hakka şirk koşarak sapkın düşüncelerin beşiğinde sallanıp büyürken yaşamış olduğu hüsranı o kutsi sesiyle yapacağı tebliğle parçalayacaktı.

Her türlü acıya, her türlü zorluğa rağmen hakikat hattından sapmayan kişiliği ile meşakkatli dava yoluna rehber olacaktı.

Alem onu bekleyerek Cenabı Hakkın inayetiyle zahmetin rahmete dönüşeceği vakte yolcu oluyordu.

Vakit gelmiş Annemiz Amine, yetim oğlunu dünyaya getireceği vakit yüreğinin bir yanı mahzun diğer yanı ise anlamlandıramadığı büyük bir heyecan ile kutlu doğumu gerçekleştirmişti. Gök’ten gelen nurani ışık bir anda O’nun doğumu ile evin içine doluşmuştu.

O lahza gökyüzünde parlak bir yıldız belirdi. Bu ancak bir şeye delalet ediyordu; O’nun cihana teşrif edişine.

O aziz doğumdan sonra meydana gelen olaylar da Kutlu kurtarıcının doğumuna işaret ediyordu.

Dünyanın süper güçlerinden olan İran’ın başındaki Kisra’nın sarayı zelzele ile sallanmış ve 14 sütunu devrilmişti.

Ateşe tapan sapkın Mecusilerin tapındığı bin yıllık ateş birdenbire sönüvermişti.

Kabe’deki putlar tepe taklak olmuştu.

Sava gölü kurumuş, Semave deresi ise taşmıştı.

Dedesi Abdulmuttalib’in kulağına gelen bir ses “ Şu anda oğlun Abdullah’tan bir çocuk dünyaya geldi. Onun varlığı alemlere rahmettir.” Dedi.

Peki, dünyanın zıvanadan çıktığı bu dönemde dünyaya yayacağı hak din ile nizam getirecek bu kutlu şahıs kimdi?

Son Peygamber, Habibullah, Gül medeniyetinin yegane gülü Hz. Muhammed (sav)’di.

ADIM ADIM NÜBÜVVETE

Peygamber efendimiz (sav) doğduktan sonra yaşantısıyla, tavırlarıyla, duruşuyla Mekke halkı tarafından El- Emin olarak adlandırılmıştı. 

Herkes ona fazlasıyla güveniyor. Çoğu durumda ona başvurmayı tercih ediyordu.

Yaşantısında dürüst ve güvenilir olduğu kadar çalışkan biriydi. Nitekim amcasının himayesine girdiği vakit hamisinin maddi durumunun pek iyi olmadığı için o da çalışır evin idamesine yardım ederdi.

Yirmili yaşlara geldiği vakit kendi ayaklarının üstünde durmak suretiyle çobanlık yapmaya başlamış ve ticaret hayatına atılmıştı.

Bu konudaki mahirliği ve güvenirliği o zamanın en büyük tüccarlarından olan ve daha sonra peygamber efendimizin eşi olacak Hz. Hatice annemizin kulağına kadar gitmişti.

Hz. Hatice annemiz cahiliye kirine bulaşmamış iffetli, temiz biri olduğundan ötürü Mekkeliler ona Tahire derdi.

Peygamber Efendimizle (sav) Hz Hatice annemiz ticari iş yaptıktan sonra annemizin peygamber efendimize olan sevgi ve saygısı daha da artmıştı.  Allah-u Teala tarafından kalbine sevgi tohumları ekilmişti.

Daha sonra aracılar tarafından evlilik isteği bildirilmiş ve iki mübarek insan örnek teşkil edecek bir evlilik hayatı sürdürmüşlerdi.

Peygamber efendimizin bu dönemlerde iki önemli faaliyeti var. İlki; ailesine karşı hissettiği sevgi ve hamisi olma duygusu.

Nitekim o bu konuda çok güzel bir profil sunmuş ve rehber olmuştu.

Diğer bir husus ise; o dönemlerde insanların içinde bulunmuş olduğu cahiliye dönemi hasebiyle sırat-ı müstakimden sapmış Cenabı hakka şirk koşmaktaydılar.

Peygamber efendimiz ise bu durumdan fazlasıyla nefret ediyor ve hoşnutsuzluğunu tavırlarıyla, gayri İslami sosyal yaşantıdan uzaklaşıp inzivaya çekilmesiyle ifade ediyordu. 

NÜBÜVVET VAKTİ…

Hz. Muhammed (sav) kırklı yaşlara yaklaştığında yozlaşmış toplumdan uzaklaşıp Hira mağarasında yalnız kalmaktan hoşlanır oldu.

 Geceler ve gündüzleri seküler dünyanın kokuşmuşluğundan kopup kainatın enginliğinde ona sunulan gül kokusunu kokluyordu.

Ramazan ayının yirmi yedinci gecesinde Hz. Muhammed (sav)  kırk yaşını tamamlamış, sanki başka bir varlık olup berraklaşarak ulviliğe ermişti.

O mübarek gecede rutini olduğu üzere tekrar Hira mağarasına gitmişti.  Mağaranın karanlığı içerisinde deruni tefekkür halini almış, sanki dünyadan ayrılmıştı.

Birdenbire O bu haldeyken mağara aydınlanmış, karşısına Ruhu’lemin Cebrail (as) nurani bir biçimde çıktı.

O’nu tutup sıktı; hiçbir beşerinin dayanamayacağı bir basınçla karşı karşıya kalmıştı Peygamber efendimiz.

Nitekim ona verilecek vazife dünya üzerindeki en hassa ve en zor görevdi.

Cebrail (as) ona: “Oku!” dedi.

Peygamber efendimiz ümmi idi. Yani okuma yazma bilmezdi. Bedenini büyük bir telaş sardı ve: “Ben okumayı bilmem.” dedi.

Cebrail (as) onu üçüncü kez sıktıktan sonra O’na şöyle dedi:

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir alekadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemle yazmayı öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.” (Alak 1-5)

Bu olay peygamber efendimizi derinden sarsmıştı. “Beni bürüyüp sarın…” dedi.

 Akabinde peygamberlik vazifesi verildiğini öğrenince artık Rabbinin ona seslenişi ile kıyama kalkmıştı “Ey bürünüp sarınan (Resulüm)! Kalk ve insanları uyar. Sadece Rabbini büyük tanı. Elbiseni temiz tut. Kötü şeyleri terk et.” ( Müddessir 1-5)

Görev alınmış, artık tevhit inancı dalga dalga yayılacaktı. Nice Bilalların ağzında “La!” nidaları yükseliyordu. Allahtan başka bütün her şeyi reddedip sadece Cenabı Hakkı ilah tanıyorlardı.

Başta Efendimiz (sav) eşi, Ebu Bekir, Abdurrahman bin Avf, Sa’d bin Ebu Vakkas, Zübeyr bin Avvam, Osman bin Affan, Mus’ab bin Umeyr ve daha niceleri yeni dine akın akın tabi oluyorlardı.

İslamiyet, Muhammed (sav) önderliğinde herkese kurtuluş olmuştu. Çaresizler, mazlumlar, köleler İslamiyet’in onlara sunmuş olduğu hakları öğrendiğinde hiç korku duymadan peygamber efendimize tabi oluyorlardı.   

CAHİLİYE TARAFTARLARININ BOYKOTU

Allah’ın dinine inanmayan müşrikler şahsi çıkarları için Allah dostlarını türlü türlü eziyetlere tabi tutuyorlardı.

Bu eziyet çekenlerin başında Dava Lideri Gül medeniyetinin önderi, insanlığa gönderilmiş son peygamber Hz. Muhammed (sav) geliyordu.

Lakin O kararlıydı. Asla vazgeçemezdi çünkü Allah onun yüzü suyu hürmetine bu kainatı yaratmıştı. Şimdi pes ederek kainatı yüz üstü bırakamazdı. 

O bir eline güneş diğer eline ay dahi verilse vazgeçmezdi!

Bu zorlu yolda ona yoldaş olan sahabeler her daim O’nun yanında yer almıştı.

Lakin zamanı geldiğinde yapılan ambargo ve işkenceler sonucunda artık yeni bir yurt ve yeni bir devlet şarttı.

Hicret edilecek yer belli olmuştu, Medine’ye giden yol zuhur etmişti…

İSLAM DEVLETİ

Medine’ye hicret tamamlandığında Ensar ve Muhacir kardeş ilan edildi.  Bu sayede yardımlaşma ve bütünlük sağlanmış oldu.

Peygamber efendimiz Medine’de otoriter bir devletin bulunmamasından ötürü orada yaşayan tebaa ile antlaşma yapıp orada İslam devletini kumuş oldu.

Peygamber efendimiz hem dini lider, hem de devlet başkanı olmuştu.

Hoşgörü ve adaletle yönettiği Medine halkının gönlüne girmişti.

İslam devletinin taraftarları yavaş yavaş güçlenirken müşrikler bu duruma kayıtsız kalamazdı.

Artık savaş nidaları yaklaşıyordu.

Seriyye ve Gazveler yaşanacaktı. İslam ordusunun komutanı ise peygamber efendimiz olacaktı.

Savaş kararları yapılan istişareler sonucu nihayete eriyordu. Küçükten büyüğe herkesin kararına önem verirdi. Uhud savaşında peygamber efendimiz savunma yapmak istemesine rağmen genç simaların çoğunluğu saldırmak istiyordu. O’da istişarede alınan karara mutabık olmuştu.

Şüphesiz ki onun hayatının her lahzası bizlere örnek teşkil ediyordu.

Mekke’nin fethinde ise ordunun güzergahı üzerinde bir köpek yavruları ile bulunduğu için rahatsız etmemek için yolu değiştirmiş birini de onların başına bekçi dikmişti.

O şüphesiz ki tüm canlıları koruyup gözetirdi.

BİR ÖMÜR GÜL MEDENİYETİNE GÜL OLMAK…

Peygamber efendimiz her hareketi ile ümmetine ve insanlığa rehber oldu.

O cahiliye döneminde ne varsa karşı çıktı.

Köleliğe ve ırkçılığa karşı çıktı! “Siyahın beyaza beyazında siyaha üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvadadır.” Dedi.

Kadınlara ve aileye değer verirdi. “ kadınların ve erkeklerin birbiri üzerinde haklar vardır. Onları bizlere emanet etmiştir.

Gençlerin önünü açardı.

Ehliyet ve liyakati gözetirdi.

Komşuluğu ve yardımlaşmayı önemserdi. “Komşusu açken tok atan bizden değildir.” Dedi.

Emeğe, işçinin alın terine önem verirdi. “İşçinin alın teri kurumadan hakkını verin.” Dedi.

İbadetlere Müslümanları teşvik eder ümmetini hep korurdu.

O yüce sevgilisine ricat etti ama onun bizlere hediyesi olan sünnetleri ve de Cenabı hakkın kelamı kuran bizlere emanet edildi.

Unutmamalıyız ki; İslam halklarını yeniden entegre etmek, Allah’ın bize göndermiş olduğu ilahı ışık kaynağı olan Kuran-ı Kerim’i yaşamı haline getirmiş olan alemlere rahmet peygamber efendimizin izinden giderek gerçekleşebilir.

YUSUF SEZER

Related posts

Leave a Comment